13 Şubat 2009 Cuma

Öncelikle Ergun arkadaşımızın teyzesi için rahmet dilemek istiyorum. Mekanı cennet olsun.

Blogumuzu takip eden arkadaşlar görüyorlardır ki, sevgili Nur arkadaşımızın gayreti, Gürol ve İlham arkadaşlarımızın yazıları da olmazsa sayfada hiç bir hareket olmayacak.
Oysa ki eminim bu yazılar ne hakkında olursa olsun, bize ulaştığında hepimiz de bir an için geçmişe, lise yıllarına dönüyor, o günleri ve arkadaşlarımızı hatırlıyoruzdur. Bugün nerelerde olursak olalım, hangi işi yapıyor, hangi arkadaşlarla takılıyor olursak olalım, bir an için o günlere dönmek o günlerin coşkusunu, gençlik enerjisini hissetmemize neden oluyordur. Gerçi hepimiz hala çok genciz. Eminim hepimiz de kesinlikle ihtiyarlamıyoruz, sadece yaşlanıyoruz.

Aslında herkesin ne kadar çok paylaşacak şeyleri vardır. Okuduğumuz bir kitaptan alıntı, gezip gördüğümüz yerlerle ilgili bilgiler, seyrettiğimiz bir filmin bizde bıraktığı tat, bir haber; günlük koşuşturmalarımıza biraz mola verip bütün bunları ve deneyimlerimizi paylaşabiliriz. Böylece hem sayfamız hareketlenir hem de bir daha ki yemekte bir araya geldiğimizde sanki hiç araya zaman girmemiş gibi olur.

Bugün bunları sadece arkadaşlarımızın gayretine teşekkür etmek için, yaptıklarını benim ve benim gibi eminim bir çok arkadaşımızın takdir ettiğini bilmelerini istediğim için yazmak istedim. İlerleyen zamanlarda umarım ben de onlar gibi sayfaya değişik şekillerde katkılarda bulunabilirim.

Tekrar teşekkürler ve sevgiler,

Gülten Yılmaz (6fenH)

12 Şubat 2009 Perşembe

Müzik...


Bu ay yeni çıkan albümler,Zuhal Olcay''Aşkın Halleri'',Müslüm Gürses ''Sandık'' ve Volkan Konak... Zuhal Olcay sanırım kötü,Müslüm Gürses ama, Muhteşem... İsterseniz yan tarafta yazıp bi dinleyin,
Benim yeni dinlediğim,farkettiğim demek daha doğru olacak'' Mercan Dede 800''.Olağanüstü bir albüm desem ,kendi hislerime tercüman olurum ama sevmeyenler için abartı olur tabii.Toplam 11 besteden oluşan çok sesli bir albüm.Yunus Emre ye ithafen yapılan şarkılar var Sufi bir albüm de denebilir.Sufi müzik sevenler hiç düşünmesinler de acep severmiyim diyenler,sayfanın solundaki ''Takip Ettiklerimiz'' bölümünden ''İstediğin Şarkıyı Dinle ''yi tıklayıp, mesela ''Mercan Dede-Ceza-Yıldız Tilbe-ey gökyüzü aydınlıkmısın veya tutsak'' yazıp dinlesin.

Vee karar verseniz de veremeseniz de gidip alın.Dinleyeceğiniz ,dinlerken de seveceğiniz bir an gelecektir...nur

10 Şubat 2009 Salı

1 Şubat 2009 Pazar

GÜCÜN DAYANILMAZLIĞI

Yerel seçimler olanca hızı ile yaklaşıyor. Ya da ülkemiz yerel seçime doğru olanca hızı ile gidiyor. Nereden bakmak isterseniz isteyin sonuç aynı çıkacak. Güç-
lüler kalacak veya seçilecek. Zayıflar gidecek veya seçilemeyecek.
İktidarlar her zaman güçlüdürler. Halk gücü ile iktidara gelirler. İktidar olmanın gücü ile de hareket ederler. Ama bu güç hiçbir zaman sonsuz olmamıştır. Yani dünya üzerinde sonsuzluğa oynamış ya da oynayıp da başarabilmiş bir iktidar gücü örneği yoktur. Ülkemizde de böyle bir iktidar görülmemiştir.
Ülkemiz gibi demokrasisi tam oturamamış ülkelerde iktidar gücü, iktidara men-
sup kişilerin şahsi güçleri ile beraber de değerlendirilebilmektedir. Hatta iktidarın sahip olduğu güç kişisel gücün bir tezahürü olarak da ortaya çıkabilmektedir. Yani ta-
vuk-yumurta ilişkisi gibi gri değil, tamamen net kişisel güce bağlı bir iktidara tanık olmak sıklıkla rastlanılan bir durumdur. Siyasi tarihimizin arşivi kişisel güçlere bağlı iktidarların dramatik sonlarını belgelemiş örneklerle doludur. Kişilerin güç kaybı, iktidarların güç kaybı olarak tarih sahnesindeki yerini almıştır.
Yerel seçimler böyle ortamların daha sık, hatta sürekli yaşandığı yarışmalar-
dır. Bunun ülkemizdeki yansıması bir başkadır, kentimizdeki yansıması daha bir başkadır. Yani Trabzon’da yerel seçime girecek partilerin iktidar veya ana muhalefet veya muhalefet partisi olması çok çok önemli olmayabilmektedir. Kaldı ki Trabzon 25 yıldır iktidara oy vermiş de değildir. Yani Trabzon Halkı iktidar gücüne olan muhale-
fetini yerel seçimlerde değerlendirebilmiştir. Belki de kimbilir iktidar gücüne olan tepkisinin bir yansımasıdır. Sebep ne olursa olsun Trabzon Halkı yerel seçimlerde kişisel gücü parti veya iktidar gücünün dışında tutmak istemiştir. Ama buna rağmen şimdiye kadar Trabzon’da bağımsız bir adayın seçim kazandığı veya dikkate alına-
bilecek bir oy aldığı da görülmemiştir. Demek ki kentimizde kişisel güç, iktidar veya parti gücünden üstün de olsa düşük de olsa bütüne olan inanç esas alınmaktadır.
Cumhuriyet Halk Partisi 2004 yerel seçimlerine Mevcut Başkan Sayın Volkan
CANALİOĞLU ile girdi ve kazandı. Adalet ve Kalkınma Partisi ise kıl payı kaybetti.
Şimdi her ikisi de at başı mart seçimlerine hazırlanıyorlar.
Bu son 5 yıllık dönemde Sayın Volkan CANALİOĞLU’nun kişisel gücü par-
tisinin Ana muhalefet Gücünün üstüne çıkmıştır. Perde arkasında gölgelerden okuya-
bildiğimiz kadarı ile de Sayın CANALİOĞLU ile İl Teşkilatı birbirlerine mesafeli dur-
muşlardır. Aralarında olumsuz hiçbir şey olmasa bile dışarıya verilen fotoğraf budur.
Peki sebep ne?
CHP’ İl Teşkilatı’nın Sayın CANALİOĞLU’nun gücünü içine sindirememesi mi? Yoksa Sayın CANALİOĞLU’nun bu 5 yılda edindiği kişisel gücünü kendisine yeterli mi görmesi? Ya da hiç biri mi? Galiba en az ihtimal bu sonuncusu. Yani burada bir güçler çatışmasından söz edebiliriz.
İyi de Sayın USTAÖMEROĞLU şimdi böyle bir eleştirinin sırası mı?
Elbette sırası. 5 yıldır Başbakanından İl parti üyesine kadar yerel seçimlere bilenen bir iktidar gücü bugün kendi adayının arkasında bir koşturmaca çalışıyor.
Ama sayın CANALİOĞLU yalnızca Başkan sıfatı ile günlük aktivitelerini gerçekleş-
tiriyor veya seçim gezilerini yapıyor. Belki bir bildikleri var, belki de şu anda siyasi gezilerle belediyeyi yıpratmak istemiyorlar.
Ne olduğunu zaman gösterecek.

27 Ocak 2009 Salı

TRABZONLULUK 3

Her şey zaman gibi çok hızlı hareket ediyor. Davranışlarımız değişiyor. Kültü-
rümüz değişiyor, alışkanlıklarımız değişiyor, kısaca hayatımız değişiyor.
Kentimiz değişiyor, semtimiz, mahallemiz, sokağımız değişiyor.
Değişim kötü bir şey mi?
Elbette hayır, Hele hele medenice ve gelişerek yaşanıyorsa tadına doyum ol-
maz. Gelişerek değişmek hakikaten dünya ile aynı anda hayatın anlamını yakalamak olarak görülebilir ve bu asla kötü bir şey değildir. Üstelik hayatımızı ve iletişimimizi kolaylaştırıcı yanı tartışılmazdır. Mesela hava taşımacılığı hayatımızı kolaylaştırmaktadır. Veya internet haberciliği anında dünya ile iletişim kurmamızı sağlamaktadır. Kent içi toplu ulaşım kamu hizmeti olarak ulaşımın düzenli ve huzurlu olmasını sağlamaktadır. Yeni malzemeler ve bu malzemelerin bilinçli kullanımı mimarlık ve mühendislik alanında insanlara yaşanabilir mekanlar ve çevre yaratmakta büyük kolaylıklar getirmektedir. Yeni buluşlar ve bunları tamamlayan araç ve gereçler tıp biliminin insan ve hayvanlara daha kolay hizmet vermesini sağlamaktadır. Kriminal değişimler ve değişimlerin getirdiği yeni buluşlar adli ve polisiye olayların açıklığa kavuşturulmasında önemli rol oynamaktadır.
Yani aklımıza gelebilecek bütün meslek guruplarının insan hayatını kolaylaş-
tırıcı değişim ve gelişim yaşadığı ve bunun görselliğimizi de etkilediği gerçeğini göz ardı edemeyiz.
Esas üzerinde durulması gereken medeni gelişmedir. Zurnanın cırtladığı yer de burasıdır. Medeniyetin salt bir değişme mi yoksa kültür ve geleneklere bağlı bir
köprü mü olduğu tartışması ders kitaplarına girebilecek niteliktedir. Bugün dünyada
sanayide, teknolojide ve ekonomide gelişmiş bütün ülkelerin yol haritaları üzerindeki
karanlık noktalar kültür, gelenek, düzgün aile yapısı..vs gibi etkenlere olan özleme bağlı olarak kemikleşmektedir. Teknolojik gelişmişlik insani davranışlarla ne yazık ki doğru orantılı tezahür etmemektedir. Bunun farkında olan Japonya gibi ülkeler bazı
geleneklerinden ve özünü yansıtan kültüründen bu yüzyıl başına kadar ödün vermemeye çalışmıştır. Ama ne yazık ki son yıllarda Japon Gençliği özüne sahip çıkma konusunda yeterli performans gösterememektedir. Ya da Amerika Birleşik Devletleri bütün gelişmişliğine ve de dünya patronluğuna soyunmuşluğuna karşın hangi kültürünü ön plana çıkarıp yaşatabilmektedir? Ülkenin gerçek sahibi Kızılderili Halk veya Mississippi Kıyılarından çıkıp bütün ülkede söz sahibi olan siyahların özgün müzik ve davranışları ABD nin kültürünü ne kadar yaşatabilir ya da ne kadar temsil
edebilir? Oysa ülkemiz nerede ise 1000 yıllık bir geçmişin mirascısı ve Mezopotamya
gibi derin bir bölgenin efendisi olarak geleceğine ışık tutacak bir medeniyet beşiğidir.
Trabzon böyle bir ülkenin tarihinde parlayan yıldızlardan biridir. Gelecekte de güvenle parlamak için üzerine düşen görevi yerine getirmeye çalışmaktadır. Ancak
bir an önce gelişmek ve değişmek Trabzon Yöneticileri için büyük bir davranış ya-
nılgısıdır. Turizm adına verilen ödünler, medeniyet uğruna gösterilen davranış deği –
şiklikleri, yemek kültürümüzdeki dejenerasyon, hele hele sokak kültüründeki kaybol-
muşluk Trabzon’daki yöneticilerimizin iyi niyetli fakat yanlış taktikli yönetimlerinin sonuçlarındandır.
İyi bir yerel yönetim eski kültür ve gelenekleri yaşatmada öncülük yapmalı, bunu içselleştirmelidir. Giyimden yemeğine, sokağından denizine kadar kültürü yaşatmak yerel yönetimin görevlerindendir.
Bu konudaki düşünceler, panel veya konferanslarda dile getirildiği hali ile bırakılmakta, yaşatılması gereken kültür, nostalji bahçelerinde bir tatlı hüzün gibi kalmaktadır.

Gürol USTAÖMEROĞLU

20 Ocak 2009 Salı

TRABZONLU’LUK 2

12 Eylül 1980 sonrası ülkedeki taşların yavaş yavaş yerine oturma yolunda
İlerlediği dönemlerde Sayın Hasan MELEK başkanlığındaki Trabzon Belediyesi’nin
güzel icraatlara imza koyduğu günleri yaşıyoruz. Trabzon Lisesi 2. sınıf talebesiyim. Oturduğumuz sokak Aldı Kaçtı Sokak. Diğer bir adı ile Aldı Kaçtı Yokuşu. Vali Evi’nden yukarıya doğru devam eden Zeytinlik Caddesi ile sokağımızın birleştiği nok-
tada o dönemlerde eski bir mezarlık vardı. Mezar taşlarının çoğunun kaybolup gittiği daha çok yeşil alan gibi algılanan eski bir mezarlık. Hangi dönemden kalmış olduğu-
nu hala daha bilmem. Sokakta oynadığımız oyunlar istemesek de zaman zaman bu mezarlık üstüne kayardı. Sokağımızda futbol, basketbol, voleybol en çok ilgilendiğimiz spor aktiviteleri idi. Hatta kendi ölçeğimizde olimpiyat oyunları dahi düzenlemiştik. Oyunlarımızın kapasiteleri arttıkça sokağımızın gerek boyut gerekse toğoğrafik olarak ( yokuş ) bizlere yetmeyeceği fikri hasıl oldu. Ne yapabiliriz dedik? Aklıma bir fikir geldi ama dönem hassas, evde önce aileme danıştım. Özellikle annem beni cesaretlendirdi ve hemen ertesi gün arkadaşlara fikrimi anlattım. 1 gün içinde 15-20 imza topladım ve Belediye Başkanımız Sayın Hasan MELEK’e bu imzalarla beraber bir istek mektubu yazdım. İsteğimiz şu idi;
Sokağımıza hatta mahallemize çocuk ve gençler için oyun alanı istiyoruz.
Bu mektubumuz Sayın Melek tarafından yerel bir gazetede yayınlandı. Bir sa-
bah iş makineleri sesi ile uyandık. Bir de ne görelim. Belediyemiz bahsettiğim o me-
zarlık üzerinde hummalı bir çalışmaya girişmiş. Okul da var. Okula gitmeden hemen
oradaki yetkililere ne yapılmakta olduğunu sordum. Cevap beni uçurmaya yetti; Size
oyun sahası yapıyoruz.
Bu cevap o dönem ki biz gençler ve bizden küçük çocuklar için ne büyük, ne
önemli bir cevap idi. Hemen hemen her gün şantiye görevlisi gibi okulumuzdan arda
kalan zamanlarımızı bu inşaatın içinde geçirdik. Nihayet ilk 23 Nisan bayramı sabahı
Vali Sayın Agah BÜYÜKSAĞIŞ, Sayın Tugay Komutanı ( ne yazık ki ismini hatır-
layamıyorum) ve mektubumuzu ciddiye alıp değerlendiren Belediye Başkanı Sayın Hasan MELEK’in katılımları ile bu oyun alanı kullanıma açıldı. Ayrıca açı-
lış esnasında bizlere basketbol topu da hediye edildi. Biz de kendilerine birer
adet gül hediye ettik.
Bu oyun alanı uzun bir süre mahalle çocuk ve gençlerine gece, gündüz hizmet verdi. Ne güzel ve de ne çekişmeli basketbol maçları yapardık orada. Bizim kuşaktan sonra ne yazık ki çocukların ilgi alanı dağıldı. Yani bugün bütün gençliğin derdi olan bireysel yaşamanın temelleri o dönemlerde atıldı. Bunun bizim mahalle ve sokağa yansımasının en önemli göstergesi işte bu oyun alanı oldu. Çünkü bizim kuşaktan sonra buraya sahiplenen çıkmadı ve burası bir süre yani 1984-1989 yılları belediye
döneminde mahalle otoparkı gibi çalıştı. Bu süre içinde oradaki araç ve gereçler de söküldü.
Aradan yine bir süre geçti ve 1989-1994 yılları belediye döneminde bu alan
plan değişikliği ile konut alanına dönüştürüldü ve özel sektöre satıldı.
Bugün burada nerede ise 15 yıldır kocaman, yüksek, nefes almayan, nefes vermeyen, adeta sandık gibi bir apartman bulunmaktadır.
İşte size sokak kültürü ve belediye ilişkisi çerçevesinde aynı alan üzerinde
üç farklı belediye anlayışı.
Yorum sizin……


Gürol USTAÖMEROĞLU

Rizeli bir Galatasaray taraftarı çocuk,nasıl Trabzonsporlu oldu?

laz kapital" adlı güzide eserin yaratacısı yılmaz okumuş'un kaleminden mükemmel bir şekilde anlatılmış futbol takımı.

"her velet gibi ben de babamın sempati duyduğu futbol takımını tuttum.
6 yaşındayım, okuma yazmayı yeni sökmüşüm. babamın düzenli olarak eve getirdiği günaydın ve tercüman gazetelerinden birinin spor sayfasını heceliyorum...

galatasaray : 0 fenerbahçe : 1
-baba bu 0 ve 1 ne?
-fenerbahçe bize bir gol atmış ve bizi 1-0 yenmiş evladım.
-ee niye yenilen takımı tutuyorsun baba?
-yavrum bir kere yenildin diye takım değiştirilmez.

aradan bir sene geçti geçmedi ki acı gerçeği farkettim. koskoca rize'de babam ve benden başka galatasaraylı yokmuş.o zamanlar rizespor daha bilmem kaçıncı ligde debelenip duruyor. kimsede köklü bir rizespor sevgisi de yok anlayacağınız...
herkes; dayılarım, amcalarım ve onların çocukları, çayeli'nin alayı fenerli...
birkaç münferit beşiktaşlı hariç. onlar da benim azınlık psikolojimi yaşıyorlardı zaten.sanki fenerbahçe futbol kulübü rize'de kurulmuş, sonra takımın merkezini istanbul dereağzı'na taşımışlar. çocuğuz, top oynuyoruz tabi. takımlar kuruluyor... herkes tuttuğu takımın adını vererek aynı çatı altında toplanıyor.

-hadi biz fenerbahçe olduk, sen de takımını çek.
-ne takımı çekicem be. sadece ben varım galatasaraylı.
bu galatasaraylılık belasını başıma saran babamı kahveden çağırıcam ama biliyorum 3 metre bile koşamaz. fenerbahçeliler'in karşısına hep bir iki eksikle çıkıyorduk. yenile yenile bir gün yenmesini öğrendik. az dayak yemedik bu arada. taş, sopa, gazoz kapağı (bazen şişesi üzerinde)...normal biten maç yok zaten, hepsi "maraton'luk"...

bu fenerli güruhuna karşı makus kaderim dayak yemekti. bağıra çağıra yapılan tartışmaları iyi idare ediyordum ama... gazetelerde, 'f.b, g.s ezeli rekabetinde son durum' adıyla hazırlanan köşeleri hatmetmeye başlamıştım. metin oktay, mithatpaşa'daki maçta, gazhane tarafındaki fener kalesinin ağlarını, çektiği şutla cart diye nasıl yırtmıştı... (cart'ı ben ekliyordum tabi. çünkü fenerliler'in 'cart'a acayip uyuz olduğunu fark etmiştim.) papazın çayırında fener'i 7-0 nasıl gole doyurmuşuz... vs vs...

ben bunları ezberleyip mahalleye bir iniyorum ki, sanki anti-dühring'i okumuşum.fenerliler'de lojistik destek yok, lavuklar bütün gün beni dövdükleri için okumaya araştırmaya zamanları kalmıyordu tabi.

"kem küm... lefter vardı... eee... şey..."
"hadi lan, 3 sene üstüste kim şampiyon oldu? kaleperoviç, brian birch'ün çırağı bile olamaz."

fenerliler bana uzaylı gibi bakıyor... ne diyo lan bu? kafasına gelen taşlarla kafayı mı sıyırdı acaba? entelektüel bir tartışmayı beceremeyen fenerliler tekrar taş ve sopaya sarılıyorlardı...(şimdi düşünüyorum da, bu beni dövenler de benim gibi 7-8 yaşlarında çocuklardı.

hepsi de ya mahalle ya da okul arkadaşımdı. holigan olamazlardı. daha anlamını bile bilmiyorduk. mutsuz bir evlilikleri, gıcık oldukları patronları, geçim sıkıntısı, gelecek kaygısı... insanı vandalizme, holiganizme itecek bir kinleri ve nedenleri de yoktu. peki bu ibneler beni niye dövüp duruyorlardı? hala anlamış değilim!)neyse, en az 8-9 sene kahrını çektiğim galatasaray'ı, istanbul'a taşındığımız ilk yıllarda hep kalbimde büyüttüm. ama heyhat... kabataş erkek lisesi'nde işler değişti. adanalı, karslı, izmirli, diyarbakırlı... velhasıl türkiye'nin dört bir yanından gelmişöğrencilerden oluşan kabataş erkek lisesi'ndeki solcular, son günlerde bir trabzon geyiğine sarmışlardı... ben önce yeni bir sol fraksiyon zannettim.tkp-ml-trabzon'u kurdular kesin, diye düşündüm. soldaki bölünme nihayet şehir bazında olmaya başlamıştı. sonra anladım olayı...

- abi helal olsun ya, adamların antrenörü de, futbolcuları da hepsi trabzonluymuş, anadolu'nun bağrından kopup şu istanbul hegemonyasını yıktılar... lan bu bizim komşu şehir trabzon'un takımı trabzonspor be...o zamanlar başkaldırı ve otoriteye karşı gelmek acayip prim yapıyor ama yine de trabzonspor'a karşı en ufak bir kıpırtı hissetmiyorum. bir gün sınıftaki politize arkadaşlardan biri bağırarak trabzonspor'lu bir ajitasyon çekmişti;

-asırlık geçmişlerine, federasyondaki güçlerine, medyadaki ağırlıklarına, büyük mali olanaklarına ve bütün bunların hakemler üzerinde doğurduğu baskıya rağmen gelip sen bunların elinden şampiyonluğu al...

'bunlar' dediklerinden birisi de benim galatasaray'ım... ulan ne biçim konuşuyorsun lavuk, diyecem ama burası çayeli değil ve artık çocuk da değiliz. yemiyo tabi.bir fenerli arkadaşın davetiyle inönü'deki fenerbahçe – trabzonspor kupa maçına gittim...deniz tarafındaki açıktayız. arkadaşım layt fenerli allahtan. benim de çok umurumda değil maç, yesinler birbirini havasındayım. trabzonspor'un formasının rengini bile bilmiyorum. "bu ne lan, vişne çürüğü lacivert forma mı olur?" diyorum.kapalının bir bölümünde, bir türlü organize tezahürat yapamayan, ellerinde kemençelerle horon tepen 5 bine yakın taraftar trabzonspor'u destekliyordu.arkadaşım tribünü göstererek, "vay lavuklar, nerdeyse bizimkiler kadar varlar" diyerek tehlikenin büyüklüğüne işaret etti.devamlı hareket eden ve bıktırıcı bir presle fenerbahçe'ye illallah dedirten bu vişne çürüğü –lacivert renkli formalı 11 kişi, defanstaki kıvırcık saçlı adamın (necati) attığı golle fener'i kupadan eledi. (nur içinde yatsın, islam çupi ertesi gün trabzonspor'u ingiliz takımlarına benzetmiş ve türkiye'de bu güne kadar böyle ölümüne yardımlaşan, böyle can havliyle oynayan bir takımı izlemediğini yazmıştı.)

kemençe sesi birden kulağıma daha bir hoş geldi. inönü'den çıkarken aralarına karıştım. rize ile trabzon'un farkı neydi ki? tonlama farkımız olabilirdi belki. "nasil keçirduk, nasil geçurduk, nasil çeçurduk?" o senenin sonunda tercüman gazetesinde tam sayfa bir fotoğraf gördüm. bu fotoğrafla birlikte içimdeki son galatasaray tersanesi de ele geçirilmişti. teslim bayrağını çekiyordum.

şenol, turgay necati, ali kemal ve diğerleri şampiyonluk kupasını elleri arasına almış, boğaz köprüsü'nün tam ortasından yürüyerek kupayı avrupa'dan asya'ya geçiriyordu.

"trabzonspor şampiyon!.."
bir sonraki galatasaray – trabzonspor maçından gözyaşlarımı gizleyerek çıkmıştım. galatasaray, sezon başında tuncay'ın jübilesi için trabzonspor'la oynuyordu ve 4-1 yenilmişti. galatasaray yenildi diye ağlamıyordum ama, artık kendimi trabzonsporlu hissediyordum. içimdeki solcu inşaatın ilk harçlarını, oligarşiye kafa tutan trabzonspor attı.

trabzonspor zenginden alıp bana veren robin hood'umdu. amerika'nın burnunun dibinde küba'yı kurmak kadar zor bir işi becermişti. trabzonspor benim devrimimdi. bir futbol takımı olmaktan çok öte anlam taşıdı ve taşıyor. şimdiki veletlerde iş yok. kim güçlüyse, kim kazanıyorsa onu tutuyorlar. nerde bizim gibi tuttuğu takıma bu kadar anlam yükleyen veletler...

yılmaz okumuş

15 Ocak 2009 Perşembe

TRABZONLULUK 1

Kurban bayramı vesilesi ile yazdığım Yaklaşık 40 yıl başlıklı yazımda da de-
ğindiğim gibi 43. yaşımı sürdüğüm bu günlerde 40 yaş sendromu mudur nedir eskiyi her geçen gün daha çok arar oldum. Galiba gençliğimizde büyüklerimiz ve ileri gelen-
lerimizin Küçük İstanbul Trabzon hedefi gerçekleşme yolunda emin ve hızlı adımlarla ilerliyor. Oturduğumuz binalarda dahi tanışan ya da görüşen insan sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Kim kime dum duma almış başını gidiyor. Merdiven veya asansör kültürü tam bir facia. İnsanlar birbirlerine günaydın demekte dahi zorlanıyor.
Herkesin yüzünden düşen bin parça. Ya çocuklarımız? Kaçımızın çocuğu veya çocukları arkadaşları ile geniş bir sosyal ilişki kurabiliyor? Kaçımızın çocuğu bireysellikten uzak yaşıyor? Yolda karşılaşan kaç kişi birbirlerinin ailesine, annesine, babasına selam gönderecek kadar birbirlerini tanıyor veya birbirlerine samimi duygular besliyor.
Gençlik yıllarım Cumhuriyet Mahallesi, Vali evi, Hacıkasım, Aldı Kaçtı Yokuşu üçgeninde geçti. O Aldı Kaçtı Sokaktaki daha doğrusu yokuştaki taşların dili olsa da konuşsa..Orada yaptığımız futbol maçlarının haddi hesabı yoktur. Her golden sonra top Hacıkasım Fırınına kadar inerdi. Şanssız kalecide arkasından tabii ki. Okulumuz Karma ( Kanuni) Ortaokulu dahi bu üçgen içinde idi. Seçmeli sosyal ders saatlerinde tiyatro yapardık. Hocamız Allah uzun ömür versin Sayın Hüseyin SERDAR tiyatro, skeç, okuma gibi sanat dallarına çok önem vermekte idi. Hatta beni o dönem Trabzon Sanat Tiyatrosuna önermiş idi. Birkaç provadan sonra bu tiyatro o dönem ki siyasal kavgalara kurban gitti ve kapandı. Ben de ne yazık ki tiyatro sevdamı orada bitirmek zorunda kaldım.
O dönem gençliği üretken idi. İlişkilerde bireysellik yoktu. Kişisel çıkarlar söz konusu değildi. Ders çalışmalar bile ortaklaşa gerçekleşirdi. Bugün olduğu gibi bilgiler veya öğretiler birbirinden gizlenmezdi. Başarı kıskanılmaz paylaşılırdı. Nerede ise herkes sokakta büyürdü. Ama kimse sokak çocuğu olmazdı. Çünkü gerçek anlamda sokak kültürü kentin her yerinde ağırlığını hissettirirdi. Sokaklarda yalnız futbol değil diğer spor dalları da gençliğin ilgi alanına giriyordu. Hatta yalnız spor mu? Kültürel uğraşlar dahi sokaklarda gençlerin paylaştıkları etkinliklerdendi.
Sokak kültürü denilince akla ilk gelen şahsiyetlerden biri tabii ki bekçilerdi. Ne güzel insanlardı onlar. Bizden biriydiler. Her gece düdük sesleri ile onları benliğimizde hissederdik. Devletin başkalaşmamış, resmileşmemiş haliydi onlar.
Sokak kültürü içinde komşuluk bir başka güzeldi o günlerde. Yan apartman-
daki arkadaşlarımla balkonlarımız arasında teleferik yapar, annelerimizin arkadaş
günlerindeki pastaları aşırıp bu teleferik yardımı ile birbirimize gönderirdik.
Sokak Kültürü gerçek bir kültür kaynağı idi. Teraslarda yarışma programları düzenlerdik. Hele hele bendenizin apartman terasında bütün mahalleye sunduğu Karagöz Hacivat Gösterisi epey ses getirmişti o günlerde.
Sokak Kültürü içinde yine apartman teraslarında yaptığımız uçurtmaları ne
büyük bir keyif ve neşe içinde uçururduk anlatılır gibi değil.
Sokak Kültürü zıtlaşmayı da barındırırdı tabii ki. Mahalleler arası yaptığımız futbol müsabakaları az kavgaya tanık olmamıştır. Ama son her zaman mutlu biterdi. Müsabaka günü olmasa bile ertesi gün bir araya gelinir barışılırdı.
Giyimler çok özenli idi. Herkesin modayı takip etmesi beklenemezdi. Ama yakışanı giymek ve giyimini davranışlarına yansıtmak esas idi. Kent Merkezinde
yürümek, otomobil kullanmak başlı başına özen gerektirirdi. Kurallar hiçe sayılmaz
uyulması konusunda azami gayret gösterilirdi. Sözün özü Trabzonluluk kentlilik idi. Özen gösterilen bir olguydu.
Bu konuda belediyeye çok büyük sorumluluk düşmektedir. Gelecek hafta
konuya bu yönden yaklaşacağız.

Gürol USTAÖMEROĞLU

14 Ocak 2009 Çarşamba

müzik


Nazan Öncel in Albümü çıktı aldınız mı????
Şiddetle tavsiye ederim...
Cem Adrian da güzel.Şarkı söylerken sanki çığlık atıyor.Bizim üniversite yıllarımızdaki birkaç şarkıyıda seslendirmiş.biraz kasvetli ama çok güzel..Gidin alın ve dinleyin...nr

6 Ocak 2009 Salı

TRABZON’DA MİMAR OLMAK 3

İki haftadır mimarlık tarihine ve kentimizdeki görünümüne hafif girişler yaptık.
Konuyu tanjant değerlendirmelerle ele aldık. Eski bir mimarlık öğrencisi olarak mi-
marlık eğitimi sürecinde konuya bakışta taviz verilemez bir tavır içinde bulunulduğu-
nun tanıklarından biriyim. Yani ülkemizde mimarlık eğitimi çok ciddi verilir. Her mimarlık öğrencisi de bu ciddi eğitimin bir ürünü olarak okullarından mezun olurlar. Ülkemizde veya ülke dışında mesleklerini icra ederler. Trabzon bu konuda şanslı kentlerden biridir. Zira ülkemizin önde gelen üniversitelerinden Karadeniz Teknik Üniversitesi bu kenttedir. Ve bünyesindeki önemli fakültelerinden biri de yine ülke genelinde ünü tasdiklenmiş olan mimarlık fakültesidir. Hal böyle iken eğitim sonrası mesleği uygulama , bir başka deyişle çalışma alanı olarak Trabzon Profesyonel Mimarlık Camiası da aynı şansa sahiptir! diyebilir miyiz? Kamuda veya özelde çalışan ücretli mimarların durumları kamu personelleri ile ilgili yasalar ve şirketlerin şirket politikası ya da sözleşme şartları ile ilgili olduğundan buralarda emek harcayan meslektaşlarımızı konumuzun dışında tutuyorum.
Gelelim serbest mimarlık bürosu sahibi olan yani meslek uygulamada proje
müellifi olarak görev yapan mimarların kent içindeki tutum ve durumlarına;
Trabzon’un zor bir kent olduğu söylenir durur. Nüfusu ya da nüfus içindeki çe–
şitliliği ne kadar artarsa artsın bu kentte meslek icra edilirken gereken profesyonelliğin gösterilemediği bir gerçektir. Şunu kesin olarak ifade etmeliyim ki mimarlık eğitimi ile sonrası arasında Trabzon’da çok keskin bir sınır vardır. Yani serbest mimarlık dün yasına adım atan yeni bir mimar, öğrenciliğinde ne kadar parlak olursa olsun profesyonel hayatın büyüsü içinde kendisini hemen buluveriyor. Ve de ne yazık ki tüketim dünyasının çarkları arasında ölüm kalım savaşı vermeye başlıyor. Eğitim sırasında kazanılan şahsiyet ve sanat duygusu bu savaşta ikinci plana atılabiliyor. Bu sorun kentimize özel bir durum değil elbette ama bünyesinde mimarlık fakültesi barındırıyor oluşu ve mezun mimarlardan önemli bir bölümünün hemen büro açmak istemesi sorunun kentimizde daha şiddetli hissedilmesine sebep olmaktadır.
Trabzon’da serbest mimar olmanın ana zorluğu meslektaşlar arasındaki iletişimin ve sorun paylaşımının sınırlı oluşudur. Yani derdinizi anlatabileceği-
niz arkadaşınız derdinize sebep kişi olabilmektedir.
Hayata tutunabilme ne yazık ki maddiyatla direk ilintilidir. Bu da mesleği ucuza yapmanın yolunu açmaktadır. Mimarlar odası tarafından alınan veya alınacak fatura beyan etme endeksli bütün önlemlerin çözüm olmadığı ve de olmayacağı ne yazık ki hala anlaşılamamıştır. Çünkü isme veya şirkete kayıtlı mimarlık bürolarının gelir gider dengesi bakımından aralarında dev uçurumlar vardır. Mimarlık bir sanattır. Ticaret değildir. Konuya böyle yaklaşmak ve böyle bir kabulle yola çıkmak maddi sorunu çöz mede esası teşkil eder. Herkesin sanatı uygulama değeri farklı olabilmektedir. Devletin yapacağı görev meslek odasının ilgi alanı olmamalıdır.
Temel sorun ise Trabzon’un eski ve çok değerli bir kent olduğu gerçeğinin mi-
mar ve işverenler tarafından çoğunlukla unutuluyor olmasıdır. İşverenlerin işe ticari
bakması mazur görülebilir ama aynı bakışa mimarların da sahip olması üzüntü ve-
ricidir. Laboratuar titizliği ile ele alınması gereken bir meslek Trabzon Kimliğini göz ardı edebilmektedir. Mimarlar Odası bu konuda sürekli bir etik eğitimin öncüsü ol-
malı ve yerel yönetimle sürekli iletişim kurmalıdır. Kent merkezinde proje yapmak
ayrıcalıklı bir davranıştır. Çünkü konu özeldir. Modern olmak eskiyi dışlamayı gerektirmez.
Bu kentin sokakları mimarların egolarını ve değişim özlemlerini ucuza tatmin etme yeri olmamalıdır. Bu kent sanat dışı bir bakışı hak etmemektedir.

2 Ocak 2009 Cuma

....

Sevgili Dostlar,

Siyaseten bir yılı daha geride bıraktık demiyorum, çikolata tadında, güzel duygular, pozitif insanlar ve ortamlar, bol kahkaha, pür neşe, tatlı süprizler, az kilo, keyifli seyahatler, güzellikler ve bitimsiz mutluluklar dolu bir yılı, yani 2009'u hep birlikte sevgiyle kucaklayalım diyorum...

Eğ.. her ne kadar yaşlarımız ayakkabı mumaralarımızı geçmiş de olsa, kum saati artık ters dönmüş çılgınca akıyor da olsa, telaş etmeyin durun daha çok vaktimiz var..

İlk yaza doymadan orta yaşla tanışdık demeyenlerdenim.

Zira, orta yaş çok güzel bir yaş, hayatı iyice anlamlandırdığımız artık yaşlanan buyuklerimize, ergenlikdeki çocuklarımıza çözüm üretecek olgunluk ve sosyal kredileri yarattığımız, hayatı ikinci kez damıtarak yudumladığımız ve daha sıkı kavradığımız çok keyifli bir dönem..

Her nerede çalışıyor hangi sevda da oyalanıyorsak olalım, artık insanların çalışma süreleri firmaların faaliyet sürelerinden daha uzun olduğu bir dönemden geçiyoruz, artık üniversite den sonra 50 yıl çalışma hayatı öngörülüyor..

Geçmişde 20 yılını doldurmaya yakın beyaz saçlı tonton bir kimliğe, bir kıyı kasabası dinginliğine, tekne, deniz figürlü bir resme fotomuzu yapıştırmaya çalışanlardan olmuyoruz artık yani yani önümüzde çok ama çok uzun bir dönem var..

Artık yaşam sürüye katılanı değil sürüden ayrılanı kutsadığı bir dönemdeyiz, yanlış zamanlarda yanlış kapılardan döndüğünüzü, yanlış atlara oynadığınızı, kaşlarının altından hırs fışkıran insanları, pinokya burunları, midas kulaklarını, maskeli baloları, beyaz atlı prensi veya pamuk prensesi göremeden karşılaştığınız sayısız cüceyi, hepsini ama hepsini unutun, negatif hafızayı boşaltın..

Hayata ve kendinize 2009 yılında yeni bir şans verin..

Bu yıl onun için çok güzel bir yıl olsun ve mümkünse 2009 sizin yılınız olsun..

Sevgi&Saygılarımla,

İlham Süheyl AYGÜL

1 Ocak 2009 Perşembe

TRABZON’DA MİMAR OLMAK 2

Yerel mimari onurlu bir kimlik birikimidir. Dünyanın herhangi bir kıtasındaki herhangi bir ülkenin herhangi bir bölgesine gittiğinizde bunu hissetmeniz mümkündür.
Yerelden kastımız bilmem kaç yıllık bir geçmişe ait mimariye sabitlenmemiz anlamına gelmemelidir. Yani 300 yıllık bir mimarinin yerel değeri ayrı değerlendirilmeli, 100 yıllık bir geçmişe veya 50 yıllık bir geçmişe sahip yeni bir yerleşmenin taşıdığı mimari değer ayrı değerlendirilmelidir. Önemli olan kronolojik sıralamada sonra gelen mimarinin önceki mimariyi inkar edip etmediğidir.
Trabzon’un 4000 yıllık bir geçmişe sahip olduğu, hemen hemen her kamusal
toplantıda, söyleşide, basında, eğitimde, bilimde söylenir durur. Bu söylemler gelecek ile ilgili hayallerle buluşur, ancak mevcut durum ve bunun yansımaları hep göz ardı edilir. Yani biz çok eski bir kentiz, ama bu eskiliğimiz gelişmemize engel olamaz gibi bir duygu yoğunluğu içinde görüldüğümüz her eğitimlinin malumudur.
Dünya üzerinde Trabzon gibi veya Trabzon’dan daha eski geçmişe sahip kent-
lerin genel yapılarının mevcut kimliklerini koruyarak geleceğe bakmak üzerine kurulu olduğunu bunu da keyif alarak yaptıklarını görürüz. Bakınız mevcut kimliklerini tü-
ketmek değil, sürekli olarak dinç ve dik tutmaktan bahsediyorum. Peki nedir bu
kimlik dediğimiz şey; Tabiat özelliklerinden kültürüne, mimarisinden insan davranış-
larına kadar çok geniş bir yelpazeden bahsedebiliriz. Ama takdir edersiniz ki insanını
tanımadan, yemeğini yemeden, doğasını teneffüs etmeden, Trabzon ve benzeri
kentlerde ilk algılayacağınız şey o kentin sahip olduğu mimari yapısıdır.
Son yıllarda Trabzon’da yerel mimariye sahip çıkma çalışmalarını görmemez-
likten gelemeyiz. Yasalar bu çalışmaların gerçekleştirilmesinde şüphesiz en büyük katkı sahibidir. Yerel yönetimin yönlendirici adımlar atması henüz emekleme aşama-
sında olmasına rağmen sevindiricidir. Ne yazık ki bu konuda yerel yönetimin ma-
nevra alanı radikal bir karar alıp uygulamadığı müddetçe sınırlıdır. Yani işin
başı olan genel planlama anlayışı gözden geçirilmek durumundadır. Gelişme
alanları eski dokuya müdahale etmeden oluşturulmalı, mevcut kimliğe labora-
tuvar titizliği gösterilmelidir. Bu konudaki meslek odaları ki Mimarlar Odası
işin başıdır, atılan her adımda görüşü alınmalı, eleştirileri dikkatle değerlendi-
rilmelidir. Yerel yönetim meclisinde mimarların etkin olarak yer alması özendirilmeli
mimarın kent kimliğine verilecek katkıda başrol oyuncusu olduğu gerçeği asla unutulmamalıdır.
Dünyada bırakınız eski kentleri yeni kentlerde bile birçok mimari değeri fotoğ
raflamak tasarımcısının iznine bağlıdır. Eski kentlerde yapıların dış boyalarının izine tabi olduğu, izinsiz yapılacak herhangi bir boya değişikliğinin bile büyük cezalara muhatap olduğu bir hakikattir. Dışarıda böyle bir davranış var iken, Trabzon gibi eski bir kentin caddelerindeki mimari ürünlerde çeşit çeşit renk ve dokudaki malzemelerin kullanılması düşündürücüdür. Eskinin bağrına hançer sokarcasına yapılan bu binaların kent kültürüne ve mevcut kimliğe vereceği katkı tartışılmalıdır.
Trabzon’un yeni caddelerinde veya bölgelerinde yeni bir mimari anlayış uygu-
lamak ne kadar doğru bir yaklaşım ise eski prestij bölgelerinde mevcut kimliği yok sayan yapılar yapmak da o kadar yanlış bir uygulamadır. Burada işi yalnız yerel yö-
netime bırakmanın çözüm olmayacağı, ilgili meslek odalarının liderliğindeki bir kamu-
oyu baskısının gerekliliği de artık bütün dünyada görülen itiraz mekanizmalarından biridir.
Gelecek hafta mimarların durumunu ele alacağız. Böyle bir kentte mimar
olmanın dayanılmaz hafifliğini işleyeceğiz.

Gürol USTAÖMEROĞLU

30 Aralık 2008 Salı

Nurcum ne güzel yazmışsın yine, kesinlikle her şey değişse de, sen saçının gerçek rengini unutsan da, değişmeyen tek şey gözlerdeki ifade, onların hayata bakışları.

Ben de herkesin yeni yılını kutlarım, hayatınızdaki tüm olumsuzlukların bitmesini, güzelliklerin de artarak devam etmesini dilerim.

Sevdiğim bir söz vardır 'Bugün bir şey olmuyorsa yarın daha iyisi olacağı içindir.'
Onun için bilelim ki hayatımızda ne oluyorsa muhakkak bizi daha güzeline hazırlıyordur. Yeni yıl daha daha güzelliklerin yılı olsun.

Sevgiyle kalın,
Gülten Yılmaz

iki sıfır sıfır dokuz hazırız bekliyoruz....

Gözler hiç değişmiyor,
Gözkapakların sarksa da
Kazayakların artsa da.
Yıllar üzerine ne kadar çok şey koysa da,
Öz de hep aynı.
Gerçi sözler de öyle.
Yıllarla şekilleniyor,belki biraz sertleşiyor,biraz da derinleşiyor ama değişmiyor.
Çok konuşuyorsan belki avukat,öğretmen;belki politikacı,
Az konuşuyorsan belki yazar belki şair belki sessiz kalıyorsun!!!
Neşeliysen neşeli
Duygusalsan duyarlı
Azimliysen de mücadeleci oluyorsun.Ama değişmiyorsun.
Bu güzel haftasonu fotoğraflarına bakınca bunları yazmadan edemedim.
Yıllar bizi ''bence'' yerine ''böyle'' diyebildiğimiz yaşlara getirdi ne güzel.

Saçımın gerçek renginin artık ne olduğunu unutmuş olsam da,
Yakın gözlüğü kullanmaya başlasam da ne güzel....
Ger-çek-ten ne güzel...

Sevgi ve selamlar.Ve herkese sağlıklı,neşeli iyi yıllar.

N.Nur Somel
4030

24 Aralık 2008 Çarşamba

20 Aralık...





Muzaffer Feyzioğlu,Şemsi Çilingiroğlu,Gürol Ustaömeroğlu,Canan Gümrükçü,Kibar Yaşar Güven,Melih Somel

23 Aralık 2008 Salı

TRABZON'DA MİMAR OLMAK 1

Mimarlık ?
İnsanlara yaşanabilir fizik mekan tasarlama sanatı.
Tanımdaki amaçta mimarlığın, yaşamın en eski mesleği olabileceği açıkça görülmekte-
dir. Zira insanoğlu doğal şartlardan dolayı barınma ihtiyacını kendisine kapalı bir mekan arayarak ya da yaparak gidermeye çalışmıştır.
Bunu bulunduğu bölgenin yapısal, iklimsel özelliklerine göre kendi üslubunca gerçek-
leştirmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Yani bulunduğu bölgenin taşlık, çorak, çöl, ağaçlık, orman, dağlık..vb. olmasına göre barınaklarının fiziki özellikleri çeşitlilik
gösterebilmiştir. Sosyalleşme çabaları ve bulundukları yere uyum sağlama ve bulunduk-
ları ortamı yurt belleyip içselleştirmenin zaman içinde kültürel bir çeşitliliğe dö-
nüştürmesi kaçınılmaz olmuştur. Bu kültürel çeşitlilik; geçmişi merak etme ve geçmiş-
ten bilgi alma dürtüsünün doğal sonucu olan tarih olgusu ile kaynaşarak birbirlerini tamamlayıcı ve ayrılmaz ikili olarak insan yaşamındaki yerlerini almışlardır.
İnsanoğlu kendi görüntüsünü keşfetmesinden bugüne kendisini karşısındaki muhatabına sürekli olarak bir beğendirme gayreti içinde olmuştur. Yüzündeki boyadan vücudundaki desene, korunma amaçlı giysisinden elindeki savunma veya av amaçlı el aletine kadar bir gösteriş merakı insan hayatında önemli bir yere sahip olmuştur. Böyle bir insani davranış şüphesiz, oluşturulan barınaklarda da devam etmiştir.
Burada estetik bir anlayışın zaman içinde sanatla buluşması söz konusudur ki bu da yerel mimarlığın temelini oluşturmaktadır.
Uygulama alanlarının çeşitliliği mimarlıkta kendi içinde mesleki ihtisaslaşmayı da ge-
tirmiştir. Mimarlık; sivil mimarlık, şehir mimarlığı, bahçe mimarlığı, iç mimarlık gibi ihtisas alanlarına adeta mitoz bölünme gibi dağılmış bulunuyor.( Bu konumuzun dışında kaldığından şimdilik burada kesiyorum.)
Yapılan iş bir sanattır. Estetik işin olmazsa olmazıdır.
Mimarlık eğitiminde Form fonksiyonu izler başlıklı bir akım anlatılır. Bunu çok doğru ve mimarların ayaklarının yere basmasını sağlayan bir anlayış olarak görmekteyim. Yani tasarlanan fiziki mekanın biçimi, şekli, küçüklüğü, büyüklüğü mekanın kullanıla-
bilirliğinin ardından gelir. Mekanın öncelikli derdi kullanılabilirliği ve ihtiyaçla-
ra verebileceği bir cevabının olmasıdır. Bu temel kabul edildikten sonra işin estetik ve sanatla beraber yoğrulmasına sıra gelir ki zurnanın cırtladığı yer tam da burada-
dır. Çünkü günümüzde bir çok meslektaşım ne yazık ki konuya bu iki esastan birini ih-
mal ederek yaklaşmaktadır. Türkiye gibi gelişmekte olan ve de ekonomik zenginleşmeyi kendisine birinci derecede hedef gören ülkelerde işin sanat ve kültür yönü uzun bir süre göz ardı edilmiştir. Yani sanatsal yaklaşımın maliyetli olduğu kabulu ile tasar-
lanan kutucuk binaların kısa yoldan ekonomik zenginleşmeye katkı sağlayacağı gibi dra-
matik bir yanılgı içinde olmuştur mimarlar ve yükleniciler. Oysa günümüzde bir mimari tasarımdaki estetik ve sanat kurgusunun mekanın genel maliyeti içinde önemli bir bo-
yutta olmadığı herkesin malumudur.
Buradaki bir diğer yanılgı da uçmaktır. Yani ayağı yere basmayan, uçuk kaçık, sadece biçimin ve iddiasında bulunulan estetiğin ön planda olduğu ama insanların mekan için-
de yatağını, masasını koyacak yer bulamadığı tasarımlardır bunlar. Bu yaklaşımda ge-
lişme hızı içinde, ülkede yeni ne malzeme varsa mimarlar tasarımlarında kullanmaya çalışmaktadır. Sonuç ta da ego tatminine giden bir durumun mimarlığı ortaya çıkmakta-
dır.
Gelecek hafta yerel mimarlık ve Trabzon Örneği ile devam edeceğiz.

Gürol USTAÖMEROĞLU

YILLARIN ESKİTEMEDİKLERİ...



16 Aralık 2008 Salı

OLMAK YA DA OLMAMAK

OLMAK YA DA OLMAMAK

Bir;
Trabzon yerel seçimlerde iktidara oy vermiyor.
1980 sonrasında demokrasiye yeniden merhaba denilen seçimleri saymazsak son 25yıl içinde Trabzon yerel seçimlerde tercihini muhalefetten yana kullanmıştır. Bunun sosyolojideki karşılığını teknik cümlelerle açıklayabilecek konumum yok, ancak yerel-
deki sorunları siyaset içinde de yer alıp kendisine dert eden bir insan olarak bu ko-
nuda fikir idmanı yapabilirim.
Yukarıdaki girişe başka bir cümle ile de yaklaşabiliriz. Trabzon son 25 yıl içinde genel ve yerel seçimleri kesin bir biçimde birbirinden ayırt etmiştir. Bu Trab-
zon’un demokrasiye olan inancını net olarak ortaya koymaktadır. Bu tespitimiz böyle bir davranışın her zaman ve her yerde doğru olduğu, bundan sonra da böyle olacağı an-
lamına elbette gelmez, ancak Trabzon’un iktidarlara olan tepkisi ve yerel konuları genel sorunlardan ayırt etmesinin bir tezahürü olarak tarih sahnesindeki yerini al-
mıştır.
İki;
Trabzon yerel seçimlerde Trabzon dışına oy vermiyor.
Son 25 yıl içinde Trabzon’da Belediye Başkanlığı yapmış insanlara baktığımız-
da hepsi içimizden biri oldu. Yani her an caddemizde, sokağımızda, okulumuzda, işye-
rimizde gördüğümüz kişiler Belediye Başkanı olarak Trabzon’a hizmet ettiler. Bütün partilerin adaylarına bakınız Trabzon içinde bizden biri olmayanlar oy anlamında ye –
terli itibarı şu ana kadar göremediler.
Bu iki tespit Trabzon’un genel ve yerel siyasete bakışındaki farklılığı bü-
tün açıklığı ile ortaya koymaktadır.
AKP o ana kadar belediyede elinde tuttuğu ve de 6 vekil çıkardığı Trabzon’u
2004 yerel seçimlerinde çantada keklik olarak gördü. Öyle ki o dönemde aday adayı
çalışmalarında ve aday belirlemede işi çok dallandırdı, çok karıştırdı,çok insanı da kırdı geçirdi. Yani aday çalışmaları sonuçtan emin olmanın rahatlığı ile yürütüldü. Kimi aday yapsam seçtiririm mantığı AKP’nin özellikle de Sayın Başbakan’ın Trabzon yerel seçim tarihindeki istatistiki bilgi eksikliğini de günyüzüne çıkarmış oldu.
Sonuç; kılpayı CHP’ye kaptırılan bir belediye.
AKP 2004 yerel seçimlerinde kıl payı kaybettiği Trabzon’u Sayın Başbakanın şahsında içinde derin bir yara olarak hissetmiş ve bu son 5 yılı bütün teşkilatları ile bilenerek geçirmiştir. Kıl payı çıkan sonuç belediye meclis aritmetiğini de has-
sas bir noktaya getirmiştir. Yani başkanlık CHP’de, meclis çoğunluğu AKP’de olunca enteresan bir hizmet yarışının başlaması kaçınılmaz oldu. İcraatlar AKP ile CHP ara-
sında da senin, benim tartışmaları doğurdu.
Temmuz 2007 seçimlerinde Trabzon, iktidar partisine ülke ortalamasının (%47) üstünde (%57) oy veren sayılı kentlerden biri olmuştur. Yani Trabzon ülke hizmetine yine 6 vekil göndermiş oldu. Dolayısı ile mevcut Sayın Bakan’da yerini korumuş oldu.
Böyle bir genel sayısal güç eşliğinde belediyeye bilenmiş ve de yatırımları sa
hiplenmiş bir iktidar partisinin 2009 yerel seçimlerine ne kadar soğukkanlı ve de man-
tıklı bir antrenman sürecinden sonra gireceğini hep beraber göreceğiz. Bir bakan, beş vekille hata yapmaktan korkan, korktukça aday karmaşası yaşatan iktidar partisinin önümüzdeki günlerde ne yapacağını eminim ki kendileri de merak etmektedir.
Yukarıdaki 2 tespit ışığında, Trabzon yerel seçimleri sürecini, iktidar partisi dahil bütün partilerle beraber ele almaya ileriki haftalarda devam edeceğiz.

Gürol Ustaömeroğlu